Kalbinde gözyaşlarıyla büyüttüğü dikenli bir çiçek var. Köklerini aklının en karanlık köşelerine uzatmış, zihninin çürümesine izin veriyor. Onun acılarından güç alarak dikenlerini kalbine saplayan çiçek büyüdükçe kendinden bir parça soluyor. Yaşam denen şey içindeki sonbaharın kurumuş ve parçalanmış yapraklarından ibaret. Nezaket ve şefkat başkası uğruna kaybettiği duygular. Yalnızlığın derinden getirdiği öfke artık yok olmaya yüz tutmuş. Ağır ağır tırmanıyor gökyüzüne çıkan basamakları. Güneşe dokunup parlayacağı o günü bekliyor. Karanlıkta ışıldayan umutları artık kırmızıyla kaplı.
Nefes alışları yavaşlamış, genç yüreği yorgun. Asla dışarıya taşmayacak gözyaşlarıyla olsa bile beslediği ve büyüttüğü çiçek ne kadar güzel olsa da onu kimse göremeyecek. Mühim değil. Evet, dışarının kirliliğine rağmen içindeki güzelliğin bir önemi yok diye düşünüyor. O da gökyüzünde parlayan milyonlarca yıldızdan biri sadece, diğerlerinden daha güzel olmasının bir önemi yok. Güneş varken onun ışığına ihtiyaçları yok.
Sokakta yürüyen kalabalığa karıştığında kimsenin onu gerçekten göremeyeceğini biliyor. Yüzüne veya giydiği kıyafetlere dönüp iki kez bakmayacaklar. Hepsinin kendi dertleri, kendi işleri var. Ama bunun farkında olmasına rağmen gereksiz bir beklentiyle kalabalığın arasında geziniyor. Konuşacak bir tanıdık arıyor gözleri. Kime güvenebileceğini bilemiyor. Yolun ortasında duruyor, onu görmezden gelen kalabalığın iki yanından akmasını izliyor. Derin bir nefes alıyor ama içinde bulunduğu kirlilikte oksijen ciğerlerine ulaşamıyor. Ona çarpan ve onu ittiren kalabalık bir nehirdeymiş hissi veriyor. Akıntı onu sürüklüyor.
Hayal kırıklığıyla ağırlaşan başını önüne eğiyor. Uyanık kalmak aniden çok zor geliyor. Gözlerini birkaç kez kırpıştırıyor. Çözülmüş bağcıklarını görüyor. Eğer durup bağlarsa kalabalığın onu ezeceğini biliyor. Bu yüzden bağcıklarını kendi haline bırakıyor. Ama bağcıklarının üzerine basıp düşerse kalabalığın onu en hazırlıksız anında ezip geçeceğini de öngörüyor ve ilk fırsatta daha sakin bir köşeye çekilmeye çalışıyor. Bunun için çok geç kalıyor ve yere düşüyor.
Onu ciddiye almadan hızlıca yanından geçen insanların umarsız adımlarını görüyor. Monotonlaşmış bir şekilde attıkları adımlar ordudaki askerlerinki gibi ritmik ve uyumlu bir ses çıkarıyor. Bir süre kendine gelemiyor. Yarı sürünerek sonunda bir çiçekçi dükkânının önüne geçebiliyor. Buradaki çiçekler kalbindeki acımasız ve yalnız bir güzelliği olan çiçeğin aksine gerçek ve canlılar. Dikkatli dinlerse çiçeklerin soluklarını duyabiliyor. Kulağında uğuldayan şiddetli rüzgârın fısıltısı ona seslerini ulaştırıyor. İnsanların onların büyüleyici güzelliklerini görememelerinden yakınıyorlar. Saksıdaki pembe sardunyalar, menekşelere yaslanmış ağlıyor ve rüzgâr kalplerini başkalarının acısına kapatmış hiçbir insana onun yakarışlarını duyuramıyor.
Çiçekler güzel olsa da içten çürüyen onlar için kendi gözyaşlarını feda edemeyecek adam, çiçeklere bakmayı kesiyor. Çiçekçi dükkanının eskimiş duvarının yanına çöküyor ve bağcıklarını bağlıyor.
Burası diğer yerlere göre epey sakin, hava da sıcak. Öğle güneşi kalabalığın az da olsa azalmasını sağlamış. Ayağa kalkmaya hazırlanıyor ama çökmüş kalbi onu yavaşlatıyor ve yerinden kımıldayamıyor. Alışkın olduğu duruma şaşırmıyor. Biraz daha beklemeye karar verdiği anda çiçekçi dükkanından yeşil önlüklü bir çalışan çıkıyor. Bakışları onunki gibi. Yorgun… Ama yüzünde gerçeklerden kaçanları inandırabilecek sahici bir gülümseme var. Elindekiyle çiçeklere hayat suyunu döküyor. Hafif bir meltemle çiçeklerin minnetine tanık oluyor. Adam hayranlıkla ve imrenerek bakıyor çalışana. Kendisi günlerini boş geçirirken, o ise kimsenin önemsemediği birkaç hayatı kurtarıyor.
Adamın kalbi bir an canlanıyor, atmaya başladığı anda çiçeğin dikenlerinin yaralı kalbini parçaladığını hissediyor. Ayağa kalkmayı başarabilen adam yüzünde duygulardan eser olmadan çalışanın yanına gidiyor. Çalışanın mutluluğundan nereden bakarsan bak sahtelik akıyor ama olması gerektiği gibi anlamamışçasına onunla hiç konuşmuyor. Başkasının büyük sorunlarıyla ilgilenmiyor ve sanki dünyada acı çeken tek insan oymuş gibi davranıyor.
Beyaz bir gül satın alıyor. Kalabalığa karışmadan hemen önce gül dikenlerini eline saplıyor. Canı yanıyor. Gerçi bu onun hatası. Gülü fazla sıkı tutmuştu ve karşılığı parmağından süzülen birkaç kan damlasıydı. Şimdi kusursuz çiçeğin yapraklarında birkaç kırmızı benek vardı.
Adam dikkatsizlikle gülü yine fazla sıkı tuttu ve yine canı yandı. Gökyüzünde uçan özgür kuşlara ulaşacak kadar güçlü bir sesle figan etmek istedi. Ancak sessiz kaldığında bir ödül olarak gül ona kokusunu sunuyordu.
Kiradaki küçük odasına geldiğinde ışığı içeri almayan perdelerini kapattı. Aylardır kapağı açılmamış birkaç kalın kitapla dolu boş masasına gülü bıraktı. Beyazlığını bozarak hiçbir yerde görülmemiş çirkin bir görüntü verdiği gül eşsiz kokusundan hiçbir şey kaybetmemişti.
Yatağa uzandı. Kalbinin daha ne kadar dayanabileceğinden emin değildi. Cansız bakışları tavana döndü. Oraya öylece ne kadar baktı bilmiyordu ki boşlukta takılı kalmış gözlerinin önünde bir ışık hüzmesi çaktı. Karanlığı delen bu ışığın görüş alanına tamamen yayılmasını izledi. Işık demetleri bir bütün oldu ve renklendi. Bir kadının gülümseyişini gördü. Bu ailesinin derinlerde unuttuğu bir parçasıydı. Çiçeklerin arasında koşan iki küçük çocuğu huzurla izledi. Attıkları her adımda çiçeklerden bazılarının yaprakları havalanıyordu. Bahar mevsiminde gökyüzünden kiraz çiçeklerinin yaprakları düşüyordu. Kalbine daha o zamanlarda ekilmiş bir tohum vardı. Gelecekte o çiçeğin kendini savunabilmesi için dikenleri olacağını hiç düşünmemişti ve kalbinin kapılarını mutluluğa doğru açmıştı. Etrafta bir sürü insan neşeyle konuşuyordu. Her türden çiçek el ele tutuşmuş, gökyüzünün sonsuzluğuna doğru şarkılar söylüyordu rüzgâra. Huzur veren şarkılarını onun gibi bir sürü insan duyuyor, şarkıya eşlik ediyordu. Hepsi kalplerindeki fideyi bu şarkıyla büyütmek istiyordu.
Sonra ışık çizgileri titredi ve renkler değişti. Arkadaşının tanıdık sıcaklığını hissetti, sadece görüyor olmasına rağmen adeta geçmişte yaşıyordu. Güneşe benzeyen tebessümü zirvesine ulaştıkları dağın manzarasına bahşedilmişti. Uzaklardan şelale sesi duyuluyor, yeşil her yerde görünüyordu. Gün doğuşu açık turuncu renkleriyle karanlığı güneşe uğurluyordu. Bir an sonra arkadaşı altın gibi parlamaya başladı. Işıklar yavaşça soluk renklere büründü. Artık kendini dışarıdan görüyordu. Çökmüş omuzları ve kızarmış gözleri. Bir izleyici olarak film izlermiş gibi uzak ve hissiz bir şekilde bakıyordu hatırasına. Siyah giyinmiş ve siyah şemsiyeli insan sırasının arkasında yağmurun altında sırılsıklam duruyordu. İnsanlar sırayla mezar taşlarının önüne beyaz güller bırakıyordu. Hiç kimse ağlamıyordu. Kendisi de ağlamıyordu. Ama o biliyordu ki içten içe akan gözyaşları kalbine doğru gidiyordu. Yine de dışarıdan bir izleyici olarak kendi hislerini düşünemedi. Neden önemsenmediğini sonunda fark etmişti. Eğer o, kendisi olmasaydı onun gibi birini o da önemsemeyecekti.
Başı elindeki beyaz güle eğilmiş aciz adamı -kendisini- gördükçe bakışlarını kaçırmak, bu görüntüyü tamamen unutmak istedi ama yapamadı. Işıklar dans ederek bu sahneyi gözlerinin önünde oynatıyordu.
Adam elindeki gülü nazikçe tutuyordu. Dikenleri eline batmamıştı. Onun gibi sırılsıklam olmuş gül boynunu bükmüştü. Ne kokusundan ne de zarafetinden eser kalmıştı. Dikenlerini kendini yağmurdan korumak için kaldırmış gül zamanla unutulacak dalından kopmuş solmuş bir hatıraydı. Artık hiç kimse onu gül yapan değerlere sahip olduğunu iddia edemezdi.
Sonra ışık demetleri karanlık tarafından silinip gitti. Rüzgârın sesini duyabiliyordu, karanlığın ardında taç yapraklarının yavaşça düştüğünü ve çiçeklerin dans ettiğini biliyor ama oraya ulaşamıyordu. Arkadaşıyla beraber turuncu gün batımını görmek istediğini hatırlıyordu ama zirveye tek başına çıkamayacak kadar yorgundu.
Hayali görüntülerin gitmesiyle odasının dağınıklığı ve basık havası gözlerinin önüne serildi. Tekrardan karanlığı yırtan renkli hatıraları görmek için uğraştı ama nafile bir çabaydı. Tek görebildiği ışığı engelleyen perdeler, yıkanmamış kıyafet yığını ve fazlasıyla tozlanmış masasının üzerindeki güldü. Homurdanarak gerçeklikten kaçmak için gözlerini kapadı ve kendini karanlık, rüyasız bir uykuya teslim etti.
Ertesi gün kalabalığa karışıp çiçekçi dükkanına başka bir gül almaya geldi. Çalışanın onu yalandan da olsa bir gülümsemeyle karşılamasını bekledi ama onun yerine yeni işe alınmış biriyle karşılaştı. Biraz soruşturduktan sonra neler olduğunu öğrendi. İçinde hiçbir üzüntünün olmadığını rahatlıkla söyleyebilirdi. Fakat kalbi olağanüstü bir hızla korkuyla çarpıyor ve kalbindeki dikenli çiçeğin canını yakmasına neden oluyordu. Kalbi kan ağlıyordu.
Kendini dışarıdan gördüğü o hatıradaki gibiydi. Üzerinde yağan yağmurun ağırlığını hissedebiliyordu. Simsiyah kıyafetler eşliğinde gitmesi gereken yerlere biri daha eklenmişti. İçindeki pişmanlık onu kemiriyordu. Sadece bir merak duygusuyla, tanımadığı çalışanla o gün konuşsaydı kaderlerinin değişip değişmeyeceğini düşünüyordu.
Buna neden olan korku ve şaşkınlık olsa da kan içindeki kalbi canı yansa bile tekrar atmaya başlamış, kalbindeki çiçeği bu heyecanla gözyaşlarıyla sulayamamıştı. İşte o an geçmişte bile isteye acısıyla suladığı çiçeğin dikenlerinin koptuğunu hissetti.
Çiçekçiden ayrılmadan önce planladığından daha fazla sayıda beyaz güller aldı. Bu sefer onları nazikçe tuttu, canı yanmadı.
Dudaklarında tuzlu bir tat ve acı bir tebessüm vardı.